Türkiye’nin Avrupa Macerası,Asıl Sorun Kültürel Entegrasyon

0
42

Bugün Türkiye’de Avrupa Birliği denen iktisadi ve siyasi oluşumun kültürel boyutu çok az tartışılmaktadır. Kültür bir hayat tarzını ve geçmiş kuşakların mirasını ifade ettiğine göre,Avrupa ve Türkiye bir uyum içinde midir? Tarihsel geçmiş,hal ve gelecek açısından bu uyum sorununun tartışılması şarttır. Oysa toplumumuzda hem idare edenler,hem de idare edilenler,Avrupa Birliği’ni sadece iktisadi refah,serbest işgücü dolaşımı konuları etrafında ve bir kısım çevreler de insan hakları gibi kurumlar açısından düşünmekte olup,asıl önemli sorunun tartışılmasından herkes kaçınmakta,belki de hoşlanmamaktadır.Aslında biz de onları tanımıyoruz,onlar da bizi tanımıyorlar,tanımamakta karşılıklı ısrar ediyoruz.

Avrupa Birliği’ne pragmatik bir yaklaşımımız var:

Türkiye muhtaç olduğu  iktisadi hamleyi gerçekleştirmek için birtakım engellerin kalkmasını istiyor. Bu nedenle de Avrupa Birliği ile iktisadi bütünlüğünün sağlanması,bu safhada Türk idari makamları kadar akademik dünyayı da çok meşgul etmektedir. Meseleye bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile sorunları bir ölçüde çözümlenmiştir denilebilir. Mesela hukuki mevzuatın,kanunlarımızın bu dünyaya uyumu açısından bu iddia ileri sürülebilir. Şurası bir gerçektir ki Türk hukuk mevzuatı Avrupa Birliği ile Yunanistan’dan bile daha uyumlu denilebilir. 19.asırdan beri hukuk sistemimizi Romanize ederek Batı Avrupa ile hukuki bütünleşmeye gidilmiş ve 1926’da Medeni Kanun’un kabulü ile bu süreç tamamlanmıştır.

Türkiye tarihinde sanayi medeniyetinin temelleri eskiye dayanır,çarpık ve yavaş gelişen bir sınai yapı,her şeye rağmen teknolojik bilgi birikimi ve usta bir mühendislik temelleri üzerinde gelişmiştir. Dolayısıyla Türkiye ile Avrupa bütünleşmesinde temel sorun sınai ve teknolojik bilgi ve uyum yeteneği de değildir. Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşmesi,bütünüyle kültürel yapı,kültürel tercihler gibi sorunlar etrafında biçimlenmektedir. Kültürel yapı ve kültürel biçimlenme birçok yerde teknolojiden ve sanayi medeniyetinin icabı olan alt yapısal unsurlardan ayrılamaz. Sanayinin renkleri,yapısı,kuruluşu,işçi-işveren ilişkileri,işçi sınıfının bilinci de her ülkenin tarihi mirası,coğrafyası ve tarihi kültürel yapılanmasından bağımsız değildir. Kaldı ki sanayinin karakteri,bünyesinde büyük ölçüde üniversal hatları barındırsa da kültürel yapı toplumun bilincinin eseridir. Tarih bilgisi ve bilinci olmadan bir toplumun kültürel kimliğini saptaması son derece zordur. Dolayısıyla ön planda bugün mensup olduğumuz Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde İslam medeniyetinin ne olduğunu bilmek gerekir.Yalnız şunu belirtmeliyim ki Akdeniz’in doğusu ve batısı arasındaki fark,temel bir medeniyet farkı değildir. Batı’nın rasyonel,Doğu’nun irrasyonel olması gibi temel ayırımlara dayandırılan farklılaşmalar ve kutuplaşmalar sun’idir. 

Avrupa’nın Rönesans’tan beri hem vazgeçemediği, hem dışladığı iki ülke Rusya ve Türkiye’dir. Batılılaşma ve modernleşme olgusu ile sancılı biçimde ilk defa yüz yüze gelen iki ülkeden biri Türkiye ve onun yanında dikkat ederseniz Rusya diyorum.Avrupa sadece bir Hıristiyan kulübü olarak görme sloganı bir noktayı kaçırıyor: Rusya Hıristiyandır;fakat,her şeye rağmen dışlanmaktadır,hadi 17,18, yüzyıllarda Rusya’nın dışlanması bir noktaya kadar anlaşılabilir ama siz Mendeleyev’siz bir kimya düşünebilir misiniz?

Rus romanı Fransız edebiyatını geçen bir romandır. Pek öbürleri düzeyinde olmasa da Çaykovski, hatta güçlü beşler denen Rimsky Korsakov,Boradin,Glinka,Mussorgsky,Glozunov olmadan bir musiki düşünebilir misiniz? 20. yüzyılın başında Chagall ve diğer Rus avangardları olmadan dünya resmini düşünebilir misiniz?

18. yüzyılda ulaşılan üstünlük duygusu Avrupa’ya  gerek iktisadi, fakat ön planda sulh ve savunma bakımından,bir şekilde birleşme fikrini de getirmiştir. Söze savunmamızı nasıl sağlarız? Nasıl birleşiriz? diye başlıyorlardı.1713 yılında , Fransa’da Abbe de Saint-Pierre adındaki bir rahip deneme yazıyor ve o denemesinde; Avrupa’da kalıcı Sulhun Sağlanması İçin Bir Proje başlığını koyuyor. Bu projeye göre bir senato kurulacak, ve bunun emrinde bir ordu olacak,tıpkı NATO gibi bir şey düşünülüyor. Bu oluşum içinde kesinlikle o zaman ki Osmanlı yok ,adı bile anılmıyor.Yine 1735’te İtalyan asıllı fakat sonra Bourbonlar devrinde İspanya Başbakanı olan Kardinal Alberoni siyasi vasiyetini Türklerin tamamen Avrupa’dan atılması üzerine kuruyor ama aynı zamanda William Penn ‘Avrupa’nın Şimdiki ve Gelecekteki Barışı Üzerine Bir Deneme”de Bir Avrupa Parlamentosu kuracağız ve Osmanlı İmparatorluğu’da bunun içinde olacak diyor. Yani Türkleri dışlamak yerine içlerine almak gibi düşünceye sahip bir kesim de Avrupa’da her zaman olmuştur.Görüldüğü gibi Avrupa Birliği projeleri çok eskidir bunların yüzde doksanında Türkler yoktur ,istenmezler ve dışlanmışlardır. Bu dışlanmanın temel sebebi olarakta kültürü öne çıkarırlar.

Türkiye Batı karşısında teknik uçurumu aşmıştır. Teknoloji düzeyinden bahsetmiyorum,oradaki mühendislik zihniyeti burada da vardır,oradaki tıp burada da vardır, oradaki sibernetik dediğimiz enformatik bilimler kafası burada da vardır,Tatbiki ve üretimi başka iştir,bilirsin,tatbik etmezsin veya bilirsin ihtiyaç yoktur,kullanmazsın o ayrı bir sorundur. Fakat Türkiye Batı teknolojisinin dilini,kalıplarını bilir.Osmanlı toplumu teknolojiye açık bir toplumdu,Türkiye’nin o günden bugüne Batı dünyasında iltifat etmediği kalıp,kültürel hayattır. O kültür dediğimizde Kant’ın kültür felsefesi,Beethoven musikisi falan değil,şu kadarını söyleyeyim, bu safhada geçilecek,zamana uyulacaktır. Yaşayış tarzında bazı sorunlar ve tabiki bizim toplumun dinin etrafında ördüğü,tarih içinde oluşan kendine özgü kültürel kalıpları vardır.Bunlar önemlidir ama bunları aşmak için toptan Batıcılık yapmak veya o role bürünmekte sorunu çözmeyecek aksine sorunları daha da karmaşık hale getirecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here